İslam’ın temel ibadetlerinden biri, Ramazan ayı süresince oruç tutmak. Pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da gösteriş ve aşırılıklar, bu güzel ibadetin ruhunu ve anlamını zedeliyor. Sahur vaktinin yanlış uygulanması ise, uykusuzluk, mide rahatsızlıkları, hastalıklar ve sosyal problemleri beraberinde getiriyor. Çok az yiyerek de yaşanabileceğinin en belirgin kanıtı, modern dünyada yaygınlaşan diyetler. Aşırı şişmanlığın, psikolojik ve fizyolojik bir hastalık olduğu artık herkesin kabul ettiği bir gerçek. Az ama düzenli ve dengeli bir beslenme, sağlıklı bir vücuda sahip olmanın en önemli şartı. Bu çerçeve içerisinde bakıldığında, Oruç ibadetinin birçok yararları var. Az yeme alışkanlığı kazandırmak, irade ve istekleri kontrol edebilme yeteneğini güçlendirmek, günlük hayatta farkına varılmayan yiyeceklerin değerini öğrenmek ve israf etmemek, açlık içindeki toplumlarla duygudaşlık kurabilmek ve daha niceleri. Orucun gayesi ne kadar güzelse, günümüzdeki uygulaması da o kadar kötü ve yanlış. Az yeme alışkanlığı kazanılması gerekirken, abartılan iftar sofraları ve yemek çeşitleri ile aşırı israfa kaçılıyor. Eşler, dostlarla yenilen iftar sofraları adeta ziyafet sofralarına dönüşüyor. Özellikle belediyeler tarafından organize edilen ve adeta bir yarışa dönüşen iftar sofraları bir yandan aşırı israf, diğer yandan gösteriş yüzünden amacından saptırılıyor. Siyasi ve ideolojik çıkarlar için kullanılan iftar sofraları, ibadetlerin de politikaya alet edilmesi gibi çirkin bir yol açıyor. İslam’ın tavsiye ettiği Oruç ibadeti, günlük üç öğünün ikiye indirilerek günün iki ucunda yenilmesini ve arasında aç kalınmasını gerektiriyor. Günün iki ucundan maksat, güneş battıktan sonra iftar etmek, güneş doğmadan önce de sahur yemeğini bitirmek. Günümüzde uygulanan Sahur geleneğinde, insanlar gece boyunca uykusuz bırakıldıktan sonra tıka basa yemek yeyip yatmaya zorlanıyor. Gündüz tutulması gereken oruca geceden başlanıyor. Çoğu Müslüman, gündüzünü yarı uykulu, uyuşuk ve perişan bir vaziyette geçiriyor, birçoğu hastalanıyor. Ramazanı rahat geçirmek isteyenler işlerinden izin alıp, geceyi oturarak gündüzü de yani orucu da uykuyla geçiriyor. Halbuki Sahur vaktinden esas olan güneşin doğmasından makul bir süre önce –ki bu süre 15-20 dakikadır- yemenin içmenin kesilmesi ve günlük hayata başlanmasıdır. İslam’ın ilk yıllarındaki uygulamalar bu şekildedir ve Sahur’dan sonra uyumamak esastır. Yemek yedikten sonra uyumak zararlı ve yanlıştır. Allah’ın zararlı ve yanlış bir emri ve tavsiyesi olmaz. Allah, insanlara zulmetmez ve işlerini zorlaştırmaz. İslam, iyiliği, doğruluğu ve güzelliği emreder, kolaylaştırır güçleştirmez. İftar sofranız, Peygamber sofrasına benzesin. Birkaç çeşit ve az yemek yeyin. Korkmayın, iftarda ve sahurda az yediğinizde kendinizi daha iyi hissedecek ve daha rahat bir oruç tutacaksınız. Lütfen israf etmeyin ve israf edenleri de engelleyin. Zayıflayın, fazla kilolarınızdan kurtulun. Siz az yeyin ki, başkalarına da kalsın. Sadece yiyebileceğiniz kadar yemek yapın ve yaptırın. Sofranızda ve çöplerinizde yiyecek kalmasın. Kendinizi, akletmeden inandıklarınızı ve din adına size söylenenleri lütfen sorgulayın. Araştırın ve doğruyu kendiniz bulun. Bu dünyada hiç kimse, Allah’ın sözcüsü ve temsilcisi değildir. Gönlünüzle Allah arasına aracılar koymayın, aracılara da inanmayın. İslam’a göre her akıl sahibi kendisinden sorumludur.
ABD ve İngiltere’den oluşan ikili ittifakın son 20 yılda uyguladığı önemli bir strateji var: Tehditle Varolma Stratejisi. Önce tehdidi yaratmak, arkasından da müdahalede bulunmak.
1980’li yıllara kadar en önemli tehdit Komünizm idi. Komünizme karşı ABD tarafından kurulan Yeşil İslam Kuşağı, 1970’ten sonra çökmeye başladı. O dönemdeki komünizm karşıtı bütün İslamcı örgütlerin arkasında ABD vardı.
12 Eylül Askeri Darbesi, Türkiye’deki İslamcı grupların önünü açtı. Ülkücü ve Devrimci gruplar tasfiye edilirken, İslamcı örgütler desteklendi. ABD, bir yandan Afganistan’a İslamcı mücahit desteği sağlamayı, bir yandan da İran’a karşı Sünni İslamcılığı güçlendirmeyi amaçlıyordu. İslamcı gruplar, Sovyetler Birliği’nin dağılmasında önemli bir rol oynadı.
ABD, 1989 yılından sonra İslamcı örgütleri iki şekilde kullanmaya devam etti. Birincisi; radikal silahlı İslamcı örgütlerin büyümesini ve eylemlerini gizlice destekledi. Sonra da İslamcılık tehdidini gerekçe göstererek bazı ülkelere müdahalede bulundu. İkincisi ise; ABD ve Batı’ya karşı olan milliyetçi gruplara karşı siyasal İslamcı grupları iktidara taşıdı. Önceden işbirliği içinde olduğu ılımlı İslamcı gruplarla birlikte, Sovyetler Birliği’nin çekildiği alanlara yerleşti.
ABD’nin önce destekleyip ittifak ettiği yönetimleri sonradan büyük bir tehdit haline getirdiğinin örneği çoktur. İslam devriminden 6 ay sonra, İran’a karşı Saddam Hüseyin’i işbaşına getiren, Kürt Federasyonu planını güçlendirmek için Halepçe katliamına göz yuman, Irak işgalini meşru kılmak için Kuveyt saldırısına zemin hazırlayan ABD idi.
ABD, İngiltere ve İsrail’in bölgedeki en önemli düşmanı İran. Batı’nın İran’a karşı kullanabileceği yeni bir askeri güce ihtiyacı var. İsrail’in İran’a karşı girişeceği bir askeri harekat, ABD ve Batı çıkarlarına çok büyük zarar verecektir. Bunu bildikleri için, Irak’ta yıllardan beri yaptıkları gibi Sünni – Şii çatışmasını ve ayrılığını artırmak gerekiyor. ABD ve İngiltere, Türkiye öncülüğünde ve Arap ülkeleri desteğindeki bir Ortadoğu ittifakının, İran’a karşı önemli bir engel oluşturacağını düşünüyor. Hem İran’a, hem de Rusya ve Çin’e karşı böyle bir Sünni Osmanlı ittifakının çıkarlarına uygun olduğunu planlıyorlar.
Bu planın aksayan çok önemli bir yanı var. Milli Görüş çizgisinden gelen siyasal İslamcı hareket İran’a karşı değil. Humeyni sonrası Şii Siyasal İslamcıları ile 12 Eylül sonrası Türk Siyasal İslamcılarının çizgileri birbirine çok yakın. Ali Şeriati gibi post modern İranlı ideologlar ile Sünni Siyasal İslamcı ideologlar aşağı yukarı aynı siyasal çizgideler.
ABD ve İngiltere’nin bu noktada bir çıkış yolu yok. İran kendi yolunda ilerliyor. Güçlenen Türkiye de, hem Ortadoğu hem de Asya’da Batı için önemli bir tehdit. İran, Türkiye ve Suriye’yi bu bölgede durdurabilmenin tek yolu var: Hem merkezi hükümetlerde, hem de kendi özerk bölgesinde güçlenmiş Kürt federasyonlarından oluşan Birleşik Kürt Devleti’nin kurulması. Bu sebeple, bölgedeki Kürt federasyonlarına ses çıkarmayacak bir Türk Ordusu’na ihtiyaçları var. Türk Silahlı Kuvvetleri, ağır bir psikolojik savaşla sürekli yıpratılıyor ve Türk Ordusu’nun tahammül gücü zorlanıyor.
ABD ve İngiltere, İsrail’i de aşağılamasına izin verilen Siyasal İslamcılık tehdidinin gittikçe büyümesine destek oluyor. Bu balon patlarsa, hiç de ABD ve İngiltere’nin çıkarlarına hizmet etmeyecek.
Zaten ABD ve İngiltere, 1989’dan sonra bölgede yaptıkları hiçbir planı tam başarıya ulaştıramadılar. Geriye sadece yıllarca yanacak bir yangın yeri bıraktılar. Büyük Ortadoğu, Fas’tan OrtaAsya’ya kadar olan İslam dünyasıdır. Avrupalılar, sömürgeci tavırları yüzünden II. Dünya savaşından sonra Büyük Ortadoğu’dan kaçmak zorunda kaldılar. Yapılan bu stratejik hatalar yüzünden, yeniden yerleşmek istedikleri Büyük Ortadoğu’dan yine kaçmak zorunda kalacaklar.
Dr Abdullah Manaz’ın, cemaatler ve terör grupları liderlerini çözümlemede bir yöntem olarak kullandığı Türk Takvimi ve Astrolojisi, bir kitap halinde yayınlandı. Milattan Önce 1517 yılından itibaren Türklerin kullandığı ve dünyanın ilk güneş takvimi niteliği de taşıyan Türk Takvimi, rakamlarla ifade edilen 12 aydan oluşuyor. Dönenceleri, yılın en uzun, en kısa ve eşit günlerini çok iyi tespit eden Türkler’de yılbaşı en uzun günün ertesi olan 22 Haziran. Türklerde yıllar sırasıyla ve Türkiye Türkçesiyle Tavşan, Kurt, Yılan, At, Koyun, Maymun, Kuşçul, Köpek, Domuz, Tarla Faresi, Sığır ve Pars olarak isimlendiriliyor. Her 12 yıla Taydu, her 12 Taydu’ya ise bir Bağ deniliyor. Türk Astrolojisinde ise her 12 yıla etki eden 12 Şıpkan bulunuyor. Bu şekilde, 144 ayrı kimlik tahlili çıkıyor. Manaz’ın kitabında, doğum yıllarına göre son yüzyılda yaşayanlara ilişkin kimlik tahlilleri de yer alıyor. Kitap internet ortamındaki birçok kitapçıdan temin edilebilir.
Türkiye son yıllarda, Kürtçülüğe verilen tavizlerin ve açılımın bedelini ödüyor. Türkiye’yi yönetenler, PKK terör örgütünü sadece eli silahlı militanlardan ibaret sayıp, onların yerel destekçilerini ve politik uzantılarını hep görmezden geldiler. PKK, hem güçlü olduğu doğu illerinde, hem de göç yoluyla gettolar oluşturduğu büyük kentlerde tabanını genişletti. Yerel yönetimlerin ele geçirildiği kentler adeta kurtarılmış bölgeler haline getirildi. Güvenlik güçleri ve aileleri karakollara ve lojmanlara hapsedildi. Demokrasi ve özgürlük kavramlarının arkasına sığınanlar, Kürtçülük felsefesini ve PKK terör örgütünü yeni nesil için adeta bir kurtuluş reçetesi olarak sundular. PKK’yı destekleyen partiler, milletvekilleri, belediye başkanları ve sivil toplum yöneticileri çoğunlukla cezasız kaldı ve verilen cezalar ise caydırıcılığını kaybetti. Terör örgütünün lideri, bir adada hapis olmasına rağmen örgütün siyasi ve askeri kanatlarını rahatça yönetti ve talimatlar verdi. Taviz verildikçe örgüt güç ve taban kazandı.
Önemli bir oy tabanını doğu illerinden alan Türk hükümeti, Kürtçüler ile Kürt vatandaşlar arasındaki hassas ayrımı yapamadı. Terör örgütünün talepleri, sessiz Kürt çoğunluğunun talepleri gibi algılandı. Bir milleti oluşturan dil, tarih ve kültür birliği yok sayıldı. Sadece din birliği ile milli beraberliğin sağlanacağı düşünüldü. Bu ve benzeri siyasi hataların bir gün büyük bir patlamaya yol açacağı hesap edilmedi.
Artan PKK terörü, geniş bir tabana yayılan Kürtçü isyanın ilk işaretleridir. Bu silahlı terör, PKK’nın güçlü olduğu illerdeki halk gösterileriyle sürecektir. Terör örgütünün temel amaçları şunlardır:
- PKK’nın silahlı militan gücünü ortaya koymak.
- Uzlaşılacak siyasi çözümde, silahlı militanların da içinde olduğu genel bir af çıkartmak.
- Kürt kimliğini anayasal bir hak haline getirmek.
- Federatif bir Kürt bölgesinin altyapısını oluşturmak.
Bu dönem, PKK’nın hedeflerine ulaşması için son şanstır. PKK’nın dış destekçisi ülkeler (ABD, İngiltere, İsrail, Almanya, Fransa vb) için de en uygun ortam bugündür. Destekçi ülkelerin beklentisi, Türkiye’nin bu beladan kurtulmak için yukarıdaki çözümlere razı edilmesidir. ABD ve Batı’nın son hedefi, Türkiye, İran, Irak ve Suriye’de kurulacak federal Kürt bölgelerinden oluşan Birleşik Kürt Federasyonu kurmaktır.
Türk hükümetinin açılım süreci, bu beklentiyi gerçekçi hale getirmiştir. Terör örgütü amacına ulaşmak için bütün güçlerini kullanmayı deneyecektir. Bu sebeple, terör ve isyanın gittikçe daha da hızlanmasını bekleyebiliriz.
Asıl tehlikeli olan devletin kararsızlığı ve soruna koyduğu yanlış teşhistir. Kürtçülük ve bölücülük bir demokrasi ve özgürlük sorunu değildir. Silahlı olsun veya olmasın PKK terör örgütünün bütün faaliyetlerine karşı acil ve sert önlemler alınmalıdır.
Bugünkü siyasi tablo içerisinde, devletin bütün kurumlarıyla sorunu bu şekilde teşhis edip, çare üreteceğinden pek umutlu değiliz.
Türkiye Cumhuriyeti, son yıllardaki siyasi hataların bedelini ödemektedir. Korkarız ki bu bedel çok daha büyüyecektir. Türk milletine düşen, tahriklere kapılmamak ve iç çatışmalara meydan vermemektir.

