ŞAPKA VE KIYAFET KANUNU
Takrir-i Sükun Kanunu’ndan sonra gerçekleştirilen en önemli reformlardan birisi şapkanın giyilip fesin atılmasıydı. Bu konuda M. Kemal Paşa şunları söylüyordu :
“Milletimizin başına giymekte olduğu cahillik, gaflet, taassup, yenilik ve medeniyet düşmanlığının belirgin işareti gibi görünen fesi atarak, onun yerine bütün medeni dünyada başlık olarak kullanılan şapkayı giymek ve böylece Türk Milletinin medeni toplumlardan zihniyet bakımından da hiçbir ayrılığı bulunmadığını göstermek kaçınılmaz oluyordu. Bunu Takrir-i Sükun Kanunu yürürlükte iken yaptık. Bu kanun yürürlükte olmasaydı, yine yapacaktık. Fakat, bu uygulamada, kanunun yürürlükte oluşu da kolaylık sağlamış oldu denirse bu çok doğrudur. Gerçekten de Takrir-i Sükun Kanunu’nun yürürlükte olması bazı gericilerin, milleti geniş ölçüde zehirlemesine meydan vermemiştir. Gerçi, bir Bursa Milletvekili, yasama görevi boyunca hiçbir zaman kürsüye çıkmamış ve hiçbir zaman Meclis’te milletin ve Cumhuriyetin çıkarlarını savunmak için ağzına bir tek kelime bile almamış olan Bursa Milletvekili Nurettin Paşa, yalnız şapka giyilmesinin aleyhine uzun bir önerge vermiş ve bunu savunmak için kürsüye çıkmıştır. Şapka giydirilmesinin “temel haklara, milli hakimiyete ve kişi dokunulmazlığına aykırı bir işlem olduğunu iddia etmiş ve bunun halka uygulanmamasını sağlamaya” çalışmıştır. ancak, Nurettin Paşa’nın millet kürsüsünden alevlendirmeyi başarabildiği taassup ve gericilik duyguları sonunda birkaç yerde, o da yalnız birkaç gericinin, İstiklal Mahkemeleri’nde hesap vermeleriyle söndü.”
M. Kemal Paşa, sözünü ettiği reformun hazırlıklarını çok daha önceden yapmıştı. Bu konuda yaptığı ilk konuşmalar 1925 Ağustos ayına rastlayan İnebolu, Kastamonu ve Çankırı’daki gezilerine rastlamıştı. Burada şapkayı giydikten sonra, Ankara’ya döndüğünde en çok Diyanet İşleri Başkanı Rifat Börekçi üzerinde yapacağı etkiyi düşünüyordu. Ankara’da kendisini karşılayanları şapkasını çıkararak selamlarken gözü hep Rifat Efendi’de idi. Rifat Efendi, o eski samimi dost büyük bir anlayış gösterdi ve sarıklı fesini çıkararak Gazi’yi başı açık olarak selamladı. Bu anlayış gaziyi çok sevindirmişti. Hocayı otomobiline aldı. Kendi başında şapka olduğu halde ve Rifat Efendi’nin de başı açık olarak şehre girdiler.
Bakanlar Kurulu’nun 2 Eylül 1925 tarihli bir kararnamesi ile ordu mensupları, bilginler ve hakimler dışındaki bütün memurlar için medeni dünyada genel olarak kullanılan elbise ve şapka zorunlu kılındı. Halk buna uymak veya uymamakta serbestti. aynı günlerde çıkarılan ikinci bir kararname ile din adamları için beyaz sarık ve siyah cübbe kabul edildi. Ancak, görevleri dışında sivil elbise giyeceklerdi. Bu arada, Cumhuriyet bayramı kabul törenlerinde serpuşların çıkarılması emredildi. Din adamı olmayanların dini kılıkta gezmesi yasaklandı. Buna uymayanlar bir yıla kadar hapisle cezalandırılacaklardı.
Sonunda, 25 Kasım 1925 tarihinde çıkarılan 671 sayılı kanunla “Türk milletinin genel başlığı şapkadır. Hükümet buna karşı olan geleneğin devamını meneder.” denilerek hüküm genelleştirildi. Bu kıyafeti giymeyenler bir aya kadar hafif hapis cezasıyla cezalandırılacaktı. 5 Aralık 1934 tarihinde çıkarılan bir kanunla da “Ruhaniler, hangi dinden ve mezhepten olurlarsa olsunlar, mabed ve ayinler dışında herhangi bir ruhani kisve giyemezler.” esası getirildi. Bundan sadece, kabul edilen sekiz dini cemaatin lideri istisna edildi.
Bu şapka ve kıyafet kanununa birçok muhalefetler oldu. 26 Kasım 1925 tarihinde ilk olarak Erzurum’da büyük bir gösteri yapıldı. Başlarında sarıklı, sakallı, fesli ve cübbeli cami imamları ve vaizler bulunan ve bu kişilerin kışkırttığı bir grup insan şapka giymenin dinsizlik olduğunu haykırdılar. Şapka kanununa muhalefet edenler içinde en önemlisi, İskilipli Atıf Hoca idi.. M. Kemal Atatürk’ün konuşmasında da kaydettiği gibi hepsi de İstiklal Mahkemeleri’nde hesap verdiler. Bugün de günümüzde masum gösterilmeye çalışılan ve kitapları zaman zaman piyasaya çıkan İskilipli Atıf Hoca, “Frenk Mukallitliği ve İslam” adlı kitabında şapka konusunda şunları söylüyordu :
“Şapka, örfte küfür alameti, yani gayrı Müslimlerin Müslümanlardan ayrılmalarına alamet olan baş kisvesidir.” “Fakat, ticaret, tahsil ve seyahat gibi şahsi menfaatler için diyar-ı küfre gidip de orada veya diyar-ı İslam’da bilerek, bir zaruret olmadan ve kendi ihtiyarı ile şapka ve sair küfür adeti olan kıyafetleri giyinen Müslüman hakkında ihtilaf olunmuştur. Fukaha-i kiramın ekserisi; Kafirlere mahsus ve onların kıyafet alameti olan kalenseve yani şapkayı bir zaruret olmadan ve kendi arzusu ile giyinmek küfürdür. Zira bu alameti küfürdür. Onun için bunu ancak Mecusilik, Hıristiyanlık, Yahudilik gibi küfrün çeşitlerinden biri ile iltizam edenler ve kalbleri küfür rengi ile boyanmış olanlar giyebilirler. Esasen zahir alametlerle batıni işlere istidlal ve onun üzerine hükmetmek aklen ve şeran makbul ve muteber bir yoldur.”
Bu cehalet timsalini bu kafa ile masum göstermeye çalışmak da; ancak daha büyük bir cehalet örneği olabilir. Atıf Hoca buna benzer ifadelerini kitabın büyük bölümünde savunuyor ve son kısmında da kıyamet alametleri, mehdi, mesih, dabbetu’l arz, deccal, yecüc mecüc gibi hurafeleri eklemeyi ihmal etmiyordu. Sonunda İstiklal Mahkemesi tarafından idama mahkum edildi. İskilipli Atıf, tamamlanmayan “Medeniyet-i Şeriye Terakkiyat-ı Diniye” adlı kitabında da: “Hilafetin, mutlakiyet, meşrutiyet ve cumhuriyet şekillerinden üstün ve daha esaslı olduğunu” iddia etmişti.
Şapka hakkındaki eserinde belirtildiğine göre; güya rüyasında Hz Muhammed’i görmüş ve kendisini savunmamasını, ahireti seçmesini söylemişti.
Fesin, şapkanın, şalvarın, sarık ve cübbe gibi kıyafetlerin dinle ilgili olmadığı o kadar açıktır ki, bu konuda fazla birşey söylemek istemiyoruz. Ancak, Hz Peygamber’in sünnetini takip ettiklerini söyleyerek bu iddialarını sürdürenlere şunu hatırlatmak istiyoruz : Hz Peygamber, hayatı boyunca dizlerinden aşağı inmeyen bir entari giymişti. Hatta öyle ki; kimi zaman oturduğunda bacakları yukarı kadar açılır ve Hz Osman O’nun yanına girerken utanırdı. Hz Peygamber de bunu bildiğinden Hz Osman gelirken oturuşunu düzeltirdi. Hanefi ekolüne göre, sadece kısa şortla örtülebilecek yerlerin örtünmesinin farz olması bu yüzdendir.
Diğer yandan, ibadet sırasında başa giyilen Takke ismindeki örtünün de dinle bir ilgisi yoktur. Hz Peygamber zamanında başa beyaz bir bez sarılması İslam ile gelen bir yenilik ve gereklilik değil, o yöre insanlarının güneşten korunmak için asırlardır sürdürdükleri bir gelenektir. Özellikle, açık alanda kılınan toplu Cuma namazlarında başa beyaz bir örtü alınması da bu yüzden öğütlenmiştir. Fes ise, Fas’ta yapıldığı için bu adı almıştır. Sultan Mahmut, bunu halk için baş giysisi olarak kabul ettiği zaman cahil dini çevrelerce küfre girdiği söylenmişti. Bir süre sonra Sultan Hamid de süvari ve topçu askerlerine Fes yerine Kalpak giydirmek istediğinde bu kez tam tersine “Fesin din ve iman alameti olduğu” ifade edilmişti.
M. Kemal Atatürk, 26 Ağustos 1925 akşamı İnebolu Türk Ocağı’nda yaptığı konuşmada şu önemli gerçeği vurguluyordu :
“Buna caiz değil, diyenler vardır. Onlara diyeyim ki, çok gafilsiniz ve çok cahilsiniz ve onlara sormak isterim : Yunan serpuşu olan fesi giymek caiz olur da, şapkayı giymek neden olmaz? Ve yine onlara, bütün millete hatırlatmak isterim ki, Bizans papazlarının ve Yahudi hahamlarının kisveyi mahsusu (özel giysisi) olan cübbeyi ne vakit, ne için ve nasıl giydiler?”
Aynı konuda, Atatürk’e her konuda büyük destek olan Diyanet İşleri Başkanı Rifat Börekçi 5 Mart 1926 tarihinde bütün müftülüklere gönderdiği bir duyuruda şunları ifade ediyordu :
“Şapka başlı başına bir Hıristiyan adeti ve Hıristiyan adeti ve Hıristiyanların sembolü değildir. Sadece başı güneşten korumak için ve libası (giyimi) tamamlamak için kullanılan bir serpuştur. Binaenaleyh şapka ile namaz kılınabileceğini duyurur, müftülerimizin bu konuda halkı tenvir eylemesini rica ederim. Ayrıca başı açık olarak namaz kılmak İslam’da caiz midir, diye soranlar olmaktadır. İsteyen her mümin ister başı açık, ister şapkalı bir şekilde namazlarını kılabilirler.”
Burada şunu tekrar ifade edelim ki; İslam ile Arap kültürü ve adetlerini birbirinden iyi ayırmak gerekir. İslam olmak için Araplaşmayalım, Araplar gibi giyinmeyelim, Arapça okumayalım ve Arapça konuşmayalım. Yoksa bu din sadece bir Arap dini olarak kalır ve yeni nesilleri kendinden uzaklaştırır.
Günümüzde bu zihniyeti sürdüren İslamcılar, şapka giymeyi dinsizlik gören bu cehaleti savunmayı sürdürmektedirler. Şapka Kanunu’na karşı yapılan isyanları adeta destanlaştırma yoluna gitmişlerdir. Bakınız İslamcı yazarlardan birisi bir isyanı şöyle değerlendiriyor :
“Maraş Kadar Güçlü Bir Direniş : Rize Başkaldırışı
Maraş gibi çok ses getiren başkaldırılardan biri de Rize’de olmuştu. Rize Ulu Cami etrafında toplanan 1000′den fazla sarıklı – sakallı insan başlarında cami imamları olduğu halde hükümet konağına ve jandarma karakoluna doğru yürüyüşe geçmişti. Rize ayaklanması köylere kadar sirayet etmiş ve 10 gün kadar sürmüştü. Mahkeme, olaylarda köy imamları ve Rize Ulu Cami İmamı’nın büyük tesir ve teşvikleri olmakla birlikte, asıl olarak ulemadan İskilipli Atıf Hoca’nın, “Frenk Mukallitliği ve Şapka” adlı risalesinin gösterilerde büyük pay sahibi olduğunu tespit etmişti.”
KADIN KIYAFETİ VE BAŞÖRTÜSÜ
Türkiye’de en çok tartışılan ve istismarı yapılan konuların başında, “Başörtüsü ve Türban” meselesi gelmektedir. İlgili bölümde de görüldüğü gibi, Şapka ve Kıyafet Kanunu’nun kadınları ilgilendiren bir yönü yoktur. M. Kemal Atatürk‘ün bu konudaki görüşünü yorumlayabilmek için, kadınların kıyafeti ile ilgili sözlerini topluca gözden geçirmekte büyük yarar vardır :
Atatürk, 31 Ocak 1923 tarihinde İzmir Eski Gümrük binasında halk ile yaptığı konuşmada şunları belirtmektedir :
“Kasaba ve şehirlerde yabancıların dikkati en çok örtünme şekli üzerinde toplanıyor. Buna bakanlar kadınlarımızın hiç birşey görmediklerini sanıyor. Bununla beraber din gereği olan örtünme, kısaca belirtmek gerekirse, denebilir ki; kadınların sıkıntı çekmesine yol açmayacak ve adaba aykırı olmayacak şekilde basit olmalıdır. Örtünme şekli kadını hayatından, varlığından tecrit edecek bir şekilde olmamalıdır.”
21 Mart 1923 tarihinde Konya Hilaliahmer Kadınlar Şubesi’nin tertip ettiği çay ziyafetinde şöyle söylüyor :
“Muhterem Hanımlar, düşmanlarımızın aldatan bu dış görüntü bilhassa kadınlarımızın şeklinden, giyim tarzından ve örtünme şeklinden kaynaklanıyor. Onların aldanmalarına yol açan diğer bir nokta da yabancılarla temas edebilecek mevkide bulunan kadınlarımızın tavır ve hareketlerinin milli tavır ve hareketlerimizin timsali olmayıp, belki Avrupa tavır ve hareketlerinin taklitçisi olarak görülmesidir. Filhakika, memleketimizin bazı yerlerinde, en ziyade büyük şehirlerinde giyim tarzımız, kıyafetimiz bizim olmaktan çıkmıştır. Şehirlerdeki kadınlarımızın giyim tarzı ve örtünmesinde iki şekil tecelli ediyor; ya ifrat, ya tefrit görülüyor. Yani ya ne olduğu bilinemiyen, çok kapalı, çok karanlık bir dış görünüm gösteren bir kıyafet, veyahut Avrupanın en serbest balolarında bile dış kıyafet olarak arzedilemiyecek kadar açık bir giyim. Bunun her ikisi de şeriatın tavsiyesi, dinin emri haricindedir. Bizim dinimiz kadını o tefritten de, bu ifrattan da tenzih eder. O şekiller dinimizin muktezası değil, muhalifidir. Dinimizin tavsiye ettiği tesettür hem hayata, hem fazilete uygundur. Kadınlarımız şeriatın tavsiyesi, dinin emri mucibince örtünselerdi, ne o kadar kapanacaklar, ne o kadar açılacaklardı. Dini örtünme, kadınlar için zorluk çıkarmayacak, kadınların toplum hayatında, ekonomik hayatta, çalışma hayatında ve ilim hayatında erkeklerle ortak çalışmalar yapmasına mani bulunmayacak bir normal şekildedir. Bu normal şekil, toplumumuzun ahlak ve terbiyesine aykırı değildir.
Giyim tarzımızı ifrata vardıranlar, kıyafetlerinde aynen Avrupa kadınını taklit edenler düşünmelidir ki, her milletin kendine mahsus ananesi, kendine mahsus adetleri, kendine göre milli hususiyetleri vardır. Hiçbir millet aynen diğer bir milletin mukallidi olmamalıdır. Çünkü böyle bir millet ne taklit ettiği milletin aynı olabilir, ne kendi milliyeti dahilinde kalabilir. Bunun neticesi şüphesiz ki hüsrandır.
Bizim örtünme meselesinde nazarı itibare alacağımız şey, bir yandan milletin ruhunu, diğer yandan hayatın icabatını düşünmektir. Örtünmedeki ifrat ve tefritten kurtulmakla bu iki ihtiyacı da temin etmiş olacağız. Giyim tarzımızda milletin ruhi ihtiyacını tatmin için, İslam ve Türk hayatını başlangıçtan bugüne kadar layıkiyle tetkik ve etrafıyle açıklamamız lazımdır. Bunu yaparsak görürüz ki, şimdiki giyim tarzımız ve kıyafetimiz onlardan başkadır, lakin onlardan daha iyidir diyemeyiz. Bizim kadın hayatımızda, kadının giyim tarzında yenilik yapmak söz konusu değildir. Milletimize bu hususta yeni şeyleri bellettirmek mecburiyeti karşısında değiliz. Belki ancak dinimizde, milliyetimizde, tarihimizde zaten mevcut olan beğenilir adetlere uygunluğu sağlamak mevzubahs olabilir. Biz başlıbaşına ferden her türlü şekilleri tatbik edebilir, kendi zevkimize, kendi arzumuza, kendi terbiye ve seviyemize göre istediğimiz kıyafeti seçebiliriz. Ancak bütün milletin şayanı kabul göreceği şekilleri, bütün milletin hayatında uygulanması mümkün olan kıyafetleri herhalde genel temayülde aramak ve o şekillerin gerçekleşmesini de genel temayüle uygunlukta görmek lazımdır. Bazı milletlerin zevk alemlerini memleketimizde tatbike kalkmak şüphesiz ki hatadır. Bu yol toplum hayatımızı feyz ve fazilete ulaştırmaz.
Daha selametle, daha dürüst olarak yürüyeceğimiz yol vardır. Büyük Türk kadınını mesaimizde müşterek kılmak, hayatımızı onunla birlikte yürütmek, Türk kadınını ilmi, ahlaki, içtimai, iktisadi hayatta erkeğin ortağı, arkadaşı, yardımcısı ve destekçisi yapmak yoludur. Eğer kadınlarımız dinin tavsiye ve emrettiği bir kıyafetle, faziletin icabettirdiği hareket tarzıyla içimizde bulunur; milletin ilim, sanat, içtimaiyat hareketlerine iştirak ederse bu hali, emin olunuz; milletin en mutaassıbı daha takdir etmekten geri duramaz. Bilakis o halin aleyhinde söylenecek sözlere karşı, belki onun müteşebbislerinden daha fazla savunucusu olur.”
“Gezilerim sırasında köylerde değil özellikle kasaba ve şehirlerde kadın arkadaşlarımızın yüzlerini ve gözlerini çok sıkı ve özenle kapatmakta olduklarını gördüm. Özellikle bu sıcak mevsimde bu durumun kendileri için mutlaka işkence ve ıstırap nedeni olduğunu tahmin ediyorum. Erkek arkadaşlar bu biraz bizim bencilliğimizin eseridir. Çok namuslu ve dikkatli olduğumuzun gereğidir. Fakat saygıdeğer arkadaşlar, kadınlarımız da, bizim gibi anlayışlı ve düşünceli insanlardır. Onlara ahlakla ilgili kutsal kavramları aşılamak, milli ahlakımızı anlatmak ve onların beynini ışıkla, temizlikle donatmak esası üzerinde bulunduktan sonra fazla bencilliğe gerek kalmaz. Onlar yüzlerini dünyaya göstersinler. Ve gözleriyle dünyayı dikkatle görebilsinler. Bunda korkulacak bir şey yoktur.”
“Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki başına bir bez veya bir peştemal veya buna benzer bir şeyler atarak yüzünü gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere karşı ya arkasını çevirir veya yere oturarak yumulur. Bu tavrın anlamı ve işareti nedir? Baylar uygar bir millet anası, millet kızı bu garip şekle, bu vahşi duruma girer mi? Bu durum, milleti çok gülünç gösteren bir görüntüdür. Derhal düzeltilmesi gerekir.”
“Bizim kadınlarımız, bazı yerlerde Avrupa kadınlarını bile gıptaya sevkedecek kadar ilerlemişlerdir ve eğer kadınlarımız yalnız bu yönü düşünür ve yalnız şıklıkta, zerafette Avrupa kadınlarını bile geçmeyi amaç kabul ederse kadınlık hayatında, dolayısıyla bütün milletin hayatında varmak istediğimiz mutlu inkılaba ulaşmakta kolaylık sağlayamayız.
Kadınlık meselesinde dış görünüş ve kıyafet ikinci derecededir. Asıl mücadele alanı, kadınlarımız için görünüş ve kıyafette başarıdan daha çok, asıl başarılı olunması gereken alan ışıkla, kültürle, gerçek faziletle süslenmek ve donanmaktır. Ben saygıdeğer hanımlarımızın Avrupa kadınlarından daha aşağıda kalmayacak, tersine pek çok yönlerde onların üstüne çıkacak ışık ve kültürle donanacaklarına kesinlikle kuşku duymayan ve buna kesinlikle emin olanlardanım.”
Bu çerçeve içerisinde şunu söyleyebiliriz ki; Atatürk, ne Avrupalılar kadar açık kıyafetleri ne de Araplar kadar kapalı -peçe ve kara çarşaf- türünde kıyafetleri tasvip etmektedir. Türk kadınlarının kendi örf ve geleneklerine uygun sade, basit ve rahat kıyafetler giymesini önermektedir. Bu düşüncelerine karşılık Atatürk, kadın kıyafeti konusunda kanuni bir düzenleme getirmemiş, bu konudaki yenileşmeyi toplumsal gelişmenin akışına bırakmıştır. Nitekim bir yandan modern bir şekilde örtünen Latife Hanım ile evlenirken, diğer yandan Avrupa tarzında giyinen hanımlarla dans etmekten geri durmamıştır.
Esasen İslam düşüncesindeki kadın kıyafeti ile Atatürk’ün ifrat ve tefritten uzak kadın kıyafeti fikri birbirine çok uygundur. İslam’da kadınların örtünmesine ilişkin inanç, Kuran‘da yer alan bazı ayetlerden kaynaklanmaktadır. Bu ayetlerin geliş sebepleri ve anlamları şu şekildedir :
İslam’ın ilk yıllarında Araplar, toplumdaki durumlarına göre farklı giyinirlerdi. Özellikle cariyelerin giyimlerine karışılmaz ve çoğu zaman kısa ve açık kıyafetlerle dolaşırlardı. Arapların kadınlara düşkünlüğü fazla olduğundan bu durumdaki kadınlar kimi zaman sokaklarda rahatsız edilirlerdi. Nitekim bir gün, Hz Peygamber‘in hanımlarından birisi de biraz açık bir kıyafetle sokağa çıkmış ve cariye olduğu düşüncesiyle kendisine laf atılmıştı. Bu duruma şahit olan Hz Ömer, çok üzülmüş ve konuyu Hz Muhammed’e bildirmişti. Hz Peygamber, bu konuda kendisine Allah’tan bir emir gelmediği için önceleri sessiz kalmıştı. Fakat Hz Ömer Peygamber eşlerinin cariyelerden farklı olarak örtünmeleri için ısrarlı olunca, bu konuda bazı ayetler bildirildi. İslam bilginleri, bu ayetlerin Hz Ömer’in ısrarları sonucunda bildirilen hükümler olduğunu belirtir ve “Muvafakat-ı Ömer” diye isimlendirirler :
“Ey Peygamber. Eşlerine, kızlarına ve inananların kadınlarına söyle : (Evden) dışarı çıktıklarında örtülerini üstlerine alsınlar. Onların tanınması ve incitilmemesi için en güzel olan budur.”
Arap toplumu erkek olsun kadın olsun, “Entari” şeklinde bol kıyafetler giyer ve güneşten korunmak amacıyla da başlarına beyaz bir örtü alırlardı. Ancak çoğu kadınlar başlarına aldıkları örtüleri omuzlarından arkaya doğru atarak, göğüslerinin üzeri görünecek şekilde giyinirlerdi. Bazen da erkeklerin dikkatini çekmek amacıyla ayaklarına taktıkları bileziklerle ses çıkartarak yürürlerdi. Bu yüzden de şu ayetler bildirildi :
“İnanan erkeklere söyle : Bazı bakışlarına engel olsun ve ırzlarını korusunlar. Bu onlar için daha temizdir. Doğrusu Allah onların her yaptığından haberdardır. İnanan kadınlara da söyle : Bazı bakışlarına engel olsunlar ve ırzlarını korusunlar. Kendiliğinden (normal olarak) görünenler dışında, gösterişli yerlerini göstermesinler. Baş örtülerini gerdanlarının üzerine salsınlar. Ancak, kocaları, babaları, kayınpederleri, kendi oğulları, kocalarının oğulları, sahip oldukları cariyeler, erkekliğini yitirmiş hizmetkar erkekler veya henüz kadınların mahrem yerlerini anlamayan çocuklar yanında rahat davranabilirler. Gizledikleri süslerle dikkat çekmek için ayaklarını vurmasınlar.”
“Evlenme arzusu kalmamış ihtiyar kadınların, kasıtlı olarak gösterişli yerlerini göstermeye çalışmadan, dış örtülerini bırakmalarında kendileri için bir günah yoktur. Ama sakınmaları kendileri için daha iyi olur.”
Görüldüğü gibi Kuran ayetlerinde, çarşaf ve peçe gibi katı bir örtünme tarzı yoktur. Kısaca söylemek gerekirse, İslam düşüncesinde “kadınların, erkeklerin kötü bakışlarına hedef olmayacak şekilde örtünmesi” amaçlanmıştır. Bunun ölçüsünü her insan ve toplum kendisi tespit eder. Bu yüzden, Türk toplumunun geleneksel giyim tarzına bağlı olarak takılan baş örtüsü ile kara çarşaflı ve peçeli örtünmeyi birbirinden ayırdetmek gerekir. Geleneksel tarzdaki başörtüsünü hedef seçerek yapılan suçlamalar, yasaklamalar ve düzenlemeler, radikal İslamcı çevrelere uzak olan Türk halkını devlete düşman gruplarla aynı çizgiye sokacaktır. Bu çok tehlikeli hareket tarzından bir an önce vazgeçilmelidir. Kişisel özgürlüklere sonuna kadar imkan tanınmalı ancak, devletin demokratik, laik, hukuki temel düzenini değiştirmeye yönelik kurumlaşmalara da kesinlikle izin verilmemelidir. Son yıllarda laiklik karşıtı dini örgütlerin ve partilerin gelişmesindeki en önemli etken, ne yazık ki başörtüsü meselesinin abartılması ve istismar edilmesi, propaganda malzemesi olarak kullanılmasıdır. Bu istismar, bir yandan başörtüsü geleneğine bağlı geniş bir halk kitlesini anti-laik örgütlere yaklaştırırken, bir yandan da teokratik amaçlı asıl örgütlenme çalışmalarının gözardı edilmesine yol açmıştır.
Başörtüsü ve Türban arasında fark olduğu şeklindeki izahlar da son derece sübjektif değerlendirmeler içermektedir. Türk hanımları arasında Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren takılmaya başlanan ve Atatürk’ün eşi Latife Hanım tarafından da tercih edilen Türban, sosyolojik olarak bir modernleşme göstergesidir. Eğitim düzeyi yükseldikçe ve özellikle gençlerde Türban ile örtünme daha da yaygınlaşmaktadır. Bu sebeple, geleneksel başörtüsünü kabul ederek, modern türbana karşı çıkmak son derece mantıksız bir yaklaşım tarzıdır. Türbanın siyasi bir gösterge olduğunu iddia edenler Türban takan genç kızların ve hanımların duygu ve düşüncelerinden tamamen habersizdir. Türban veya Başörtüsü tamamen dinsel gereklilik kabulüyle takılmaktadır. Bu durum, insanların dinsel anlayışlarının bir neticesidir. Türban veya Başörtüsü’nün ne ölçüde dinsel bir gereklilik olduğu konusu bilim adamları tarafından tartışılmalı ve konu toplumun özgür seçimine bırakılmalıdır.
Bizim temel görüşümüz, Türbanın dinsel bir zorunluluk olmadığı buna karşılık 18 yaşını bitiren her kadının özel üniforma gerektirmeyen bütün kurumlarda ve mekanlarda özgürce ve istediği gibi giyinebilmesidir.
Kaynak: Atatürk Reformları ve İslam, Dr Abdullah Manaz, IQ Yayınları, İstanbul – 2006.